TÜM ARAMALARINIZI BURADAN YAPABİLİRSİNİZ

Google
 

12 July 2007

Verem Ve Beslenme

Akciğer Tüberkülozu (Verem)


Bu hastalık her yıl, özellikle akciğerleri etkileyerek dünya genelinde iki milyon insanı öldürmektedir. Önümüzdeki on yıl içinde dünya sağlık örgütü bu sayının katlanarak artmasından endişe duymaktadır. 2020 yılında ise 36 milyon insanın bu hastalıktan öleceği tahmin edilmektedir.

Akciğer veremi ilk olarak 5000 yıl önce mısırlıların mumyalarındaki akciğer doku kalıntılarında tespit edilmiştir. Mycobacterium tuberculosis variete hominis adlı bir bakteri tarafından oluşmaktadır.

Hastalık özellikle enfekte olan insanın öksürüğü, konuşması, tükürüğü, burun akıntısı, soluğu ile geçmektedir. Bu yollarla hastalık etkeni bakteriler havaya karışmakta ve havadan da onu soluyan diğer insanlara geçiş olabilmektedir. Bu tür bulaşmaya yani hastalık etkenlerinin hasta olan bireyden çıkarak havaya karışması ve bu havanın solunması yoluyla da diğer insanlara geçmesi durumuna damlacık enfeksiyonu denilmektedir.

Hastalığa yakalanmadaki en önemli hazırlayıcı faktör bireyin bağışıklık sisteminin durumudur. Şayet bireyin hastalığı taşıyan bireye yakın olduğu esnada kendisinde bir hastalık, kronik yada akut bir enfeksiyonu varsa bağışıklık sistemi bu hastalıktan dolayı zayıflamış olacağından akciğer veremine yakalanma olasılığı da fazla olacaktır. Kısaca bireyin bağışıklık sistemi ne kadar kuvvetli ve sağlamsa bu hastalığa yakalanma riski de o derece azdır. Özellikle AIDS hastalarında bağışıklık sistemi çöktüğünden dolayı bu hastalığa yakalanma riski de oldukça fazladır.

Akciğer veremi'nin başlıca belirtileri öksürük, şiddetli kilo verme, halsizlik, ateş, solunum güçlüğü, öksürme esnasında kanlı yada kansız balgam, gece terlemeleri, iştah kaybı, öksürme esnasında özellikle göğüs kısmında ağrı, daha ilerki devrelerde tedavi yapılmadığı ve hastalık ilerlediği takdirde solunumun iyice zorlaşması, böbrek ve akciğer dokunun süngerimsi bir hal alarak yumuşaması ve şişmesi şeklindedir.

Akciğer veremi bakterileri havaya bulaşıp bu yolla insana geçebildiği gibi, bu insanların dışkısından tuvaletler aracılığı ile yada enfekte kişinin yemek bulaşığından tabak, çatal, kaşık , bardak yolu ile de bulaşma olabilmektedir. Bulaşmayı takip eden 8 saat ve 6 ay içinde hastalık belirtileri ortaya çıkmaktadır. Yani mikrop vücuda girdikten itibaren en az 8 saat beklemekte ve tahribatını yapabilmektedir. Bazı durumlarda da mikrobun yaptığı hasar daha geç süreçlerde oluşarak hastalık belirtilerinin ortaya çıkması 8 aya kadar uzayabilmektedir.

Akciğer bakterisi vücuda genellikle ağız ve burun yoluyla yani solunum yoluyla girer. Zira bu bakteri yani Mycobacterium tuberculosis oksijeni seven bir bakteridir. Solunum yoluyla akciğerlere ulaşan bu bakteri akciğerlerdeki bronşlara gelerek burada yuvalanır ve çoğalmasına devam eder. Çoğalmasını takiben çevre dokulara yayılarak buradaki, özellikle bağışıklık sistemi zayıfsa, beyaz kan hücreleri olan makrofajları öldürür. Savunmasız kalan diğer doku hücrelerini de öldürmesi sonucu bu ölü hücrelerin kalsiyum'u serbest kalarak ölü dokuda birikmeye başlar. İşte bu kalsiyum'un akciğer veremindeki ölü dokularda birikmesi neticesinde bu ölü dokularda peynirleşme görülür. Adeta beyaz ve kirecimsi peynir dokusunu andıran bu yapısal değişmeler veremli dokunun en önemli karakteristiğidir.

Akciğer veremi bakterileri bireyin vücuduna girdiği anda normalde bu bireyin bağışıklık sistemi iyi ise zaten bertaraf edilerek hastalık oluşmaz. Ancak özellikle bakterinin vücuda giriş yaptığı esnada şayet söz konusu birey, kemoterapi, yetersiz beslenme, AIDS gibi bağışıklığı azaltan bir hastalık veya bağışıklığı azaltan bir ilaç kullanımında ise bu hastalığın oluşması da o kadar kolay olmaktadır.

Akciğer veremi mutlaka kendisini hastalık belirtileri ile gösterir şeklinde bir kural yoktur. Bazı durumlar vardır ki birey, hastalık belirtisi göstermez ancak kanında bu hastalık etkenlerini barındırır ve bunları solunumu ile çevreye yayabilir. Akciğer veremi vakalarının yaklaşık üçte birinin bu şekilde gizli ve taşıyıcı verem olduğu da bildirilmektedir.

Hastalık riskini artıran faktörlerin başında beslenme ve yetersiz gıda alımı gelmektedir. Bağışıklık sisteminin ana maddeleri olan antikorlar hayvansal proteinlerden yapılır. Et, süt ve bu maddelerin ürünlerini yetersiz alan, çocukluk dönemlerinde de bu maddeleri yeterli tüketememiş olanlarda bağışıklık sisteminin zayıflığına bağlı olarak bu hastalık riski fazlalaşmaktadır. Aynı zamanda A ve C vitaminini uzun süreler boyunca yetersiz alan bireylerde de bağışıklık sisteminin zayıflığına bağlı olarak bu hastalık riski artmaktadır.

Hormonlu ve genetik yapısı değiştirilmiş gıda maddelerinin alınması vücutta farklı ve vücuda yabancı zararlı maddeler açığa çıkartmakta ve bu maddeler de bağışıklığı çökerterek hastalık riskini artırmaktadır.

Gıdaların oksijenle yanması sonrasında enerji dışında açığa çıkan iltihap yapıcı toksik oksitleyici radikaller pek çok diğer hastalıkta yapıcı faktör olduğu gibi bu hastalığa da neden olabilmektedir.

Hayvansal protein yönünden yetersiz beslenme, yukarıda da değindiğim üzere, antikorların yeterli miktarda olmamasına bağlı olarak bağışıklık sistemini çökertmekte ve bu hastalık riskini azaltmaktadır. Ancak hayvansal protein miktarını tersine çok fazla artırmakta ve bilinçsiz bir şekilde uzun yıllar çok fazla hayvansal protein ve gıda alarak ta bağışık sisteminizi çökertebilirsiniz. Zira aşırı hayvansal protein alımı pek çok yerde değindiğim üzere aşırı oksidasyona ve bunun da sonucunda fazla miktarda iltihap yapıcı oksidant radikale neden olarak bağışıklığı azaltmaktadır. Oksidasyonu kontrol altına alarak oksidasyon sonrası oluşan toksik radikalleri vücut dışına atan selenyum, çinko gibi minerallerinde yetersiz alınması vücudu bu zararlı maddelerin zararlı etkilerine daha fazla maruz bırakarak akciğer veremi oluşum riskini artıracaktır.

Çok az yapılan egsersiz ve spor, kas hücrelerinin kalsiyum depolamasını azaltarak, gene bu hücrelerin kanla beslenme olanağını ortadan kaldırmak yoluyla vücudu zayıf bırakır. Egsersiz yaptıkça daha fazla solunum, daha fazla solunumlada daha fazla oksijen hücrelere gelerek yağlar yakılmış olur. Ayrıca bu yağlar azaltılarak onların neden olduğu toksik radikal üretimi de azaltılmış olur. Bu durum bağışıklığı güçlendirici olarak rol oynar. Ancak yetersiz egsersiz ve sporun tersine, çok aşırıya kaçan spor da bu hastalık riskini artırır. Zira hücreler bu aşırı sporun bir de yetersiz beslenme eşliğindeki etkisiyle kendisindeki gıdaları tüketmeye başlayacaktır. Ayrıca aşırı spor ne olursa olsun, mutlaka oksidasyon düzeyini artırır. Yani enerji üretiminiz artar ancak oksidasyona bağlı oluşan iltihap yapıcı maddelerin miktarı da artar. Bu maddeler bağışıklık hücrelerini öldürerek bağışıklığı azaltır ki bu durum akciğer veremi oluşum riskini artırıcı rol oynar.

Bu hastalığa yakalanma riskini artıran bir başka etken de cinsiyettir. Yapılan araştırmalar erkeklerin kadınlara oranla bu hastalığa daha kolay yakalandıklarını göstermiştir.

Alkol kullanımı bağışıklık sistemini çökerterek bu hastalığa yakalanma riskini artırmaktadır.

Yaşlılar gençlere oranla bu hastalığa bağışıklık sisteminin zayıflamasına bağlı olarak daha duyarlı hale gelirler.

Esmer ırk, sarı ırk ve zenci ırk hastalığa daha duyarlıdır.

Kalabalık iş ortamlarında örnek olarak kamu dairelerinde çalışanlar, özel çalışan ve insanlarla diyaloğu daha az olanlara nazaran bu hastalığa daha fazla yakalanma riskine sahiptir.

Şeker hastalığı (Diabet), steroid hormon kullanımı bağışıklığı çökerterek bu hastalığa yakalanma riskini artırır.

Öncelikle akciğer vereminin tedavisi tıbbi tedavidir yani hastalık etkenini öldüren özel antibiyotiklerle tedavi sağlanır. Bu kısım, tamami ile aynı konuda uzmanlaşmış doktorların alanına girdiği için benim bu kısımda sizlerle paylaşmak istediğim, doğal olarak işin gıda ve beslenme tarafı. Zira akciğer vereminin tedavisi sadece ilaç değildir. İlaç tedavisi yanında beslenme ve gıdanın bilinçli ve yeterli düzeyde yapılarak bağışıklık sistemini güçlendirmesi gerekmektedir. Aşağıda veremli bir hastanın da, vereme karşı korunmak ve güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmak isteyen bireylerin de alması gerekli gıda ile ilgili önlemler sıralanmıştır.

1. Gerek bu hastalık esnasında gerekse de bu hastalık ve diğer hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin ve vücudun dirençli kılınmasında bol C vitamini(askorbik asit) alınmalıdır.



C vitamini(Askorbik asit):

65 yıl önce keşfedilmiş bir vitamindir. Oksidasyon'u kontrol altına alan ve özellikle de oksidasyon sonrası oluşan ve çeşitli hastalıklara yol açan iltihap yapıcı toksik oksidant radikalleri vücuttan uzaklaştıran yani antioksidant görevi olan bir vitamindir. Oksidasyonun kontrol altına alınması ve oksidasyon sonu oluşan zararlı maddelerin vücutta birikiminin önlenmesi son derece önemlidir. Zira oksidasyonun zararlı maddelerinin hücreleri yıpratması ile yaşlanma olur. Bu zararlı maddelerin beyin dokuyu tahrip etmesi ile Alzheimer ve Parkinson gibi neurolojik hastalıklar meydana gelir. Oksidasyon'un bu zararlı maddelerinin şekere dönüşümü ile şeker hastalığı, kolesterol'e dönüşümü ile damar sertliği ve buna buna bağlı olarak da kalp ve damar hastalıkları meydana gelir. Aynı zararlı maddelerin beyin dokudaki elektrik iletkenlerinin üretimini azaltmasına bağlı olarak stres ve depresyon meydana gelir. Kitabın pek çok yerinde oksidasyon'dan ve bu zararlarından bahsederek aynı noktaları tekrar ettiğimin farkındayım. Ancak bu noktalara tekrardan zorunlu olarak değiniyorum. Zira pek çok önemli hastalıkta oksidasyon'a bağlı olarak oluşan toksik radikallerin zararlı etkilerinin büyük rolü var. Oksidasyon sonrasında oluşan bu maddelerin hücre çevresinde ve dolayısı ile dokularda birikmeden vücut dışına atılması hastalıklara karşı korunmayı sağlayacaktır. İşte C vitamini oksidasyon'u kontrol altına almada ve oksidasyon sonu oluşan toksik radikalleri vücut dışına atmada en önemli antioksidant vitamin görevi görmektedir.

C vitaminin etkisi her bir hücre için olmaktadır. Diğer ifade ile vücuda C vitamini alındığında her hücreyi oksidason ve zararlı etkilerine karşı koruyabilmektedir. C vitamininin bir diğer önemli etkisi de yapısal fonksiyonda bulunabilen bir vitamin olmasıdır. Her bir kas hücresi, aralarındaki kollogen adı verilen bir bağ doku ile birbirine bağlıdır ki bu bağlanma sayesinde hücreler birarada tutularak doku ve organları meydana getirir. Diğer bir ifade ile organ, doku ve kasların sağlamlığı, dayanıklılığı hücrelerinin birbirlerine sıkı bir şekilde bağlanması ile mümkündür. Bunu sağlayan da C vitaminidir. Zira bu vitamin hücreleri birbirine bağlayan bu bağ dokusu kollogen'in yapısına girer. C vitamini yetersizliğinde kollogen azlığı ve hücrelerin gevşek bağlanması söz konusu olacak, bu durumda kaslar dışarıdan gelen zararlı etkenlere karşı daha dayanıksız hale gelecektir. Hatta böyle bir durumda kas erimesi riski de artacaktır. Oysa ki genelde halk, C vitaminini bağışıklık güçlendirici olarak bilir. Bu bilgilerden de anlayacağınız üzere C vitamini sadece bağışıklık için değil, organ, doku ve hücrelerin yapısal bütünlüğü ve yapısal direnci için de son derece önemlidir.

C vitamini öncelikle bağışıklık sistemine yardım ederek vücudu yabancı istilalara ve tümör hücrelerine karşı savunur. Yağların oksidasyon yolu ile yanmasında rol oynayan enzimlerin de yapısına girdiğinden yağların yakılmasında ve enerjiye dönüştürülerek vücuttan atımında da dolaylı olarak rol oynar. Böylelikle vücudu aşırı yağlanmadan korumuş olur. Antioksidant etkisi ile zararlı radikal maddeleri vücuttan uzaklaştırması en başta kalp ve damar hastalıklarına karşı belli bir koruma sağlar.

Sadece organlar ve kas değil, dişler, kemikler, tendon ve ligament gibi bağlayıcı fonksiyonu olan diğer dokular da C vitamininin kollogen üretiminden yararlanır ve sağlamlılıklarını artırırlar.

Omega 3 yağların mucizevi gıda maddeleri olduğunu ve en önemli etkilerinin de iltihaplanmayı azaltıcı etkisi olduğunu belirtmiştim. Bu yağlarla ilgili kısımdan hatırlarsanız vücuda alınmalarını takiben aynı maddeler, iltihaplanma, uykusuzluk ve damar sertliği yapan Prostoglandin E 2 adlı zararlı hormonların üretimini azaltarak bu olumlu etkkilerini gerçekleştirmekteydi. İşte C vitamini de aynen Omega 3 yağlarda olduğu gibi vücuda alınmasını takiben Prostoglandin E 2 hormonlarının üretimini baskılar. Böylelikle bu zararlı hormonarın uykusuzluk, alerji, ödem, iltihaplanma şeklindeki zararlı etkilerinin de önüne geçmiş olur.

C vitamini karnitin adlı amino asitin üretiminde oldukça önemli rol oynar. Bu noktada size karnitin adlı amino asitin önemini kısaca hatırlatmakta yarar görüyorum. Yağların vücuda alımını ve bağırsaklardan emilerek kana karışmasını takiben kan yolu ile hücrelere ulaşması gerçekleşir. Yağlar hücreye geldiğinde, kanda tutunmuş oldukları albumin adlı proteinden ayrılarak hücrenin içindeki karnitin adlı amino asitine aktarılırlar. İşte bu karnitin adlı amino asit, yağları kandan alıp hücre içinde bulunan ve yağlardan enerjinin üretileceği yer olan mitokondrilere kadar taşır. Bir diğer ifade ile karnitin olmadan yağlar kandan hücreye ve hücre içinde de enerjiye dönüşecekleri kısma kadar taşınamazlar. Böylelikle yağlar enerjiye dönüşemez. Sonuçta vücutta enerji yokluğu söz konusu olurken bir taraftan da yağlanma oluşur. Doğal olarak bu yağlanma damar sertliği, kalp ve damar hastalığı ve şeker hastalığı riskini de beraberinde getirir. İşte bu nedenledir ki C vitamininin yeterli oranlarda alınması son derece önemlidir. C vitamini ancak yeterli miktarlarda alındığı takdirde karnitin adlı amino asit üretilebilir. Ancak karnitin yeterli miktarda olduğunda yağlar hücre içinde taşınarak enerjiye dönüşmek sureti ile enerji üretimi sağlanmış ve vücuttaki aşırı yağlanmanın önüne geçilmiş olur.

C vitamininin yeterli miktarlarda alınmasıyla alerjiye neden olan histamin adlı amino asit yıkımlanarak vücuttan uzaklaştırılabilir. C vitamininin yeterli alınması ile kansızlığı önleyecek olan demir minerali bağırsaklardan tam olarak emilebilir. Kısaca C vitamini kansızlığın ve alerjinin önlenmesinde son derece önemlidir.

Merkezi sinir sisteminde catecholamin(katekolamin) denilen maddelerin yapılmasında rol oynayan C vitamini aynı nedenle sinir sisteminin sağlıklı çalışması için de önemlidir. Katekolaminler seratonin, dopamin ve melathonin gibi sinirsel aktiviteleri düzenleyen ve beynin elektrikle yeterli düzeyde uyarılmasını sağlayan iletken maddelerin yapımında etkilidir.

C vitamini vücudumuzda her hücrede bulunur. Özellikle de kanda, deride, sinir sisteminde, diş ve kemiklerde, timus, adrenal ve thyroid bezlerinde daha fazla miktarlarda yer alır.

Çilek, böğürtlen, maydanoz, limon, portakal, mandalina, greyfurt, papaya ve kivi C vitamini yönünden oldukça zengindir. Özellikle greyfurt, mandalina, portakal, limon gibi narenciye meyvelerin yapısına dikkat ederseniz beyazımsı zar halinde çok ince duvarlar görürsünüz. Özellikle bu kısımlarda C vitamini yanında aynı zamanda bol miktarda isoflavon da bulunur. İsoflavon'lar ilgili kısımdan da hatırlayacağınız üzere damarları genişletip kan akımını hızlandırarak hücrelerin daha bol beslenmesini sağlar. Narenci meyvelere bu bilgi doğrultusunda bakıldığında, onlardan hem bol miktarda C vitaminini almış hem de onu hücrelere taşımak için damarları genişletecek ve kanı hızlandıracak isoflavon'ları da bol miktarda almış olduğumuzu görüyoruz.



Narenciye meyveler; portakal, mandalina, greyfurt, limon vb

C vitamini İsoflavon



Hücreye daha bol C vitamini aktarımı



Bazı memeliler C vitaminini aldıkları karbonhidratlardaki şekerden yani glikoz'dan karaciğerlerinde üretebilmektedir. Buna karşılık, insanın böyle bir yeteneği yoktur. Dolayısı ile bizler bu vitamini gıdalarla dışarıda vücudumuza alarak temin etmek zorundayız. Gıdalarla alınan C vitamini önce mide çeperine gelir ve buradan böbreklere aktarılır. Ancak C vitamini öncelikle mide ve böbreklere yöneldiğinden buradaki miktarlar kısa sürede doyma noktasına gelebilir. Fazlası da bağırsaklara geçip dışkı veya idrarla dışarı atılabilir. Bu yüzden C vitamininin olumlu etkileri abartılarak çok fazla miktarlarda alınması bu yolla atılmasına neden olacağından fazla bir yarar da sağlamayacaktır. Diğer taraftan mide ve böbreklerde yoğalmasını ve sonrada fazlasının atılmasını önlemek için normal dozlarının üç, dört parçaya bölünerek gün boyunca eşit aralıklarla alınması gerekir.

C vitamini yönünden zengin gıdayı parçalara bölerek gün boyunca tüketin. Bir seferde tüketmeyin.

C vitaminini tablet olarak kullanıyorsanız küçük dozlara bölerek aynı şekilde belli aralıklarla gün boyunca alın.

C vitamininin alınması gereken dozu ile ilgili çalışmalar, maalesef hep farklı sonuçlar belirtmektedir. Bu vitaminin eksikliğinde ‘scurvy'(skarvi) hastalığı oluşur. Eklem ağrıları, kansızlık, mide ağrıları, baş dönmesi, halsizlik, iştah kaybı, sinirsel bozukluk, kas erimesi bu eksikliğin bazı belirtileridir. Bu hastalığın oluşması için tüm araştırmaların fikir birliğinde oldukları azami alınması gerekli miktar günlük 10 mg'dır. Buna karşılık bağışıklık sistemi, kan ve kemik dokusunun sağlamlığı, kan metabolizması, sinir sistemi için önemli fonksiyonları dikkate alındığında gerekli miktar 100 mg olarak önerilmektedir. C vitamininin en güzel özelliği suda çözünür vitamin olmasıdır. Dolayısı ile bu vitamin A ve E vitaminlerinin aksine organ yağlanması yapmaksızın vücuttan atılabilmektedir. Bir çok araştırma C vitamininin fazla alımına karşı çıkmakta ve fazlasının böbrek kanallarında ve damar çeperlerinde birikebildiğine, damar sertliği ve idrar yolu taşları ile böbrek taşlarına neden olabileceğini savunmaktadır. Bazı araştırmalarda bu tür bir tehlikenin asılsız olduğunu belirtmektedir. Öncelikle herhangi bir hastalığı dikkate aldığınızda vücudun oksidasyon düzeyinin artmış olduğunu da dikkate almalısınız. Her hastalıkta vücutta az yada çok oksidasyon artar ve buna bağlı olarak ta iltihap yapıcı toksik radikallerin üretimi artar. Bu maddeler hastalığın seyri boyunca bizi hastalık etkenleri olan mikroplara karşı koruyan beyaz kan hücrelerimizi öldürmeye başlar. Zaten hastalıktaki en tehlikeli nokta da bu noktadır. Beyaz kan hücreleri oksidasyonun bu zararlı maddeleri ile yıpratılmamış olsa vücudun bağışıklık sistemi ile belki de hastalık kısa sürede geçebilecektir. Bu yüzden hastalık esnasında vücudun sadece mikropla değil, diğer yanda artan oksidasyon ve onun iltihap yapıcı toksik maddeleri ile de karşı karşıya bulunduğunun bilincinde olması gerekir. Bunun bilincinde olarak her zamankinden daha bol antioksidant kullanarak oksidasyonun zararlı radikallerini vücuttan uzaklaştırmak ve bu zararlı maddelerin bağışıklık sistemi hücrelerini yok etmesini engellemek gerekir. Ancak bu şekilde bağışıklık sistemine destek verildiğinde hastalığın üstesinden daha kolay gelinebilir. Konumuz içeriği olan akciğer veremini düşünün. Bu hastalığın tedavisinde C vitaminine, A ve E vitaminlerine bol miktarda yer verişimin nedenide bu belirttiğim noktalar. Yani akciğer veremini kısa sürede yenmek istiyorsanız akciğer veremli bir bünye olarak fazla oksidasyon ve onun iltihap yapıcı maddeleri ile karşı karşıya bulunduğunuzun farkında olarak bol miktarda antioksidant kullanmanız gerekir. Bu antioksidant, oksidasyonun iltihap yapıcı maddelerini vücutta birikmeksizin dışarı atacak, böylelikle bu maddelerin bağışıklık sistemi hücrelerine zarar vermesi de engellenecektir. Bağışıklık sistemi güçlü olunca, akciğer veremi ilaçların etkisine daha açık hale gelecek ve bu şekilde hastalık daha kolay atlatılabilecektir. İşte bu nedenle böbrek, idrar yolu taşları ya da damar sertliği riskini bir kenara bırakarak sadece hastalık söz konusu olduğunda ve sadece hastalık süresince olmak üzere C vitaminini daha yüksek düzeylerde yani günlük 100 mg değilde 300-500 mg olarak kullanmanız da yarar olacaktır. Soğuk algınlığınız, gripal bir enfeksiyon durumunda da benzer şekilde bağışıklık sistemi güçlendirilmelidir. Grip virüsünü yok eden bir madde henüz keşfedilmemiştir. Ancak gripte en fazla korkulan bağışıklık sisteminin çökmesidir. Zira böyle bir durumda hastalık 3-7 günde geçeceği yerde aylarca da sürebilir. Hatta bazı durumlarda kişinin ölümüne neden olabilir. Nedeni gripal enfeksiyon esnasında artan oksidasyon ve onun iltihap yapıcı maddeleridir. Bu nedenle sadece grip boyunca almakta olduğunuz C vitamini dozunu artırın. Artırın ki bağışıklık sistemi hücreleriniz oksidasyonun zararlı etkilerine karşı C vitamini sayesinde korunarak güçlü kalsın. Böylelikle hastalığa karşı daha da dirençli olun.

Farklı kriterlere ve özellikle de genetiğe bağlı olarak bireylerin C vitaminine olan gereksinimleri değişmektedir. Yaşlandıkça C vitaminine olan gereksinimde artmaktadır. Şeker hastalarında, alkol kullananlarda, sigara içenlerde C vitamini gereksinimi diğer insanlara nazaran daha fazladır. Yaşlı olan bireylerin kan plazmalarındaki C vitamini konsantrasyonu gençlerinkinin yarısı kadardır. Bu nedenle 100 mg günlük doz, yaşlılarda 150-180 mg düzeylere çıkarılabilir. Alkol, C vitamininin idrar yoluyla atımını hızlandırmakta ve kandan ciddi miktarlarda C vitamini kaybına neden olmaktadır. Hatta bazı araştırmalar alkol tedavisinde 500-1000 mg kadar yüksek oranlarda günlük C vitamini alımının yararlı olacağını bildirmektedir. Şeker hastalığında uygulanan insülin enjeksiyonu, kan şekerinin kandan hücrelere çekilmesini ve bu şekilde kan şekerinin düşmesini sağlar. Ancak bu durum, C vitamininin hücrelere girişini engeller. Zira kan şekeri insülin etkisi ile kandan hücrelere girerken C vitamininin önüne geçerek onun hücreye girmesini engellemekte ve kendisi giriş yapmaktadır. Bu durum şeker hastalarındaki C vitamini eksikliğinin en önemli nedenidir. Arabadan çıkan egzoz gazı, madenlerde çalışanların karşılaştıkları toksik maddeler, havadaki toksik gazlar önemli düzeyde C vitamini kaybına neden olmaktadır. Sigara C vitamininin hücrelere ulaşmasını engellemektedir. Bu nedenle sigara içenlerde ciddi boyutlarda C vitamini eksikliği vardır. Aynı nedenle sigara içenlerin 100 mg ortalama günlük doz yerine 200-300 mg C vitamini almalarında yarar vardır.

C vitamininin bağışıklık sistemini güçlendiren en önemli etkisinin oksidasyonu kontrol altına alması ve oksidasyon sonu oluşan iltihap yapıcı maddeleri vücuttan uzaklaştırması olduğunu belirtmiştim. Ancak C vitamininin bağışıklığı güçlendirici etkisi sadece oksidasyon üzerinden olmaz. Ayrıca vücudu tümör hücrelerine, virüs, bakteri gibi mikroplara karşı savunan beyaz kan hücrelerinin özellikle nötrofillerin, antikorların ve de interferon'un üretimini artırmak yoluyla bağışıklık sistemini güçlendirir.



Oksidasyonun kontrol altına alınması

Toksik oksidant radikallerin vücuttan uzaklaştırılması

C vitamini ------> İnterferon üretiminin artışı

Antikor üretiminde artış

Beyaz kan hücrelerinde sayıca artış



Ayrıca C vitamini kollogen adlı bağ dokunun üretiminde rol oynadığından deri, kemik ve kasların yapısını sağlamlaştırarak bu kısımlardan vücut içine mikropların, yabancı etkenlerin ve toksik maddelerin girmesini de engellemiş olur.

C vitamini hakkında bilinmesi gerekenler:

1981 yılına ait bir çalışmada 1 gram C vitamini enjekte edilen bireylerin 1 saat sonrasında kanlarındaki beyaz kan hücrelerinin dikkate değer düzeyde artmış olduğu tespit edilmiştir.

260 viral Hepatit A enfeksiyonlu hastada yapılan araştırmada 300 mg günlük C vitamini alımı ciddi düzeylerde immünoglobulin ve nötrofil artışına neden olmuştur. Böylelikle bu kronik hastalığın pençesinde olan bireylerin bağışıklık sistemi dikkate değer düzeyde gelişmiştir. Ayrıca astım ve alerjik burun yolu enfeksiyonu olanlarda rahatsızlık belirtileri C vitamini kürü ile ciddi düzeylerde azaltılabilmiştir.

Oksidasyon sonrasında oluşan toksik radikaller hücre zarından içeriye girerek hücrenin DNA'sını bozmakta ve böylelikle hücrenin genetik yapısında değişikliğe neden olabilmektedir. Sadece oksidasyon sonrası oluşan toksik radikaller değil, aynı zamanda is, kurum, styrene, methyl methacrylate ve halojen eter'e maruz kalan insan vücudu, bu maddelerin zehirleyici etkilerine karşı bol C vitamini alımı ile direnç kazanabilmektedir.

Nitrosamin'ler özellikle işlenmiş ürünlerde oldukça fazladır. Tüm işlenmiş ürünler için denemez ancak, pek çok işlenmiş ürüne raf ömrünü uzatmak ve içindeki mikropları öldürerek daha hijyenik, daha sağlıklı bir ürün üretmek amacı ile nitrit ve nitrat denilen maddeler katılmaktadır. Nitrit ve nitrat'ın sadece mikropları öldürücü etkisi olmayıp, bunun yanında etin pigmenti ile birleşerek et rengini daha kalıcı ve hoşa giden kırmızı renge dönüştüren etkisi de vardır. Kısaca daha uzun dayanabilen ve daha sağlıklı ayrıca tüketicinin hoşuna giden bir renk kazanması amacıyla işlenmiş et ürünlerine katılmaktadır. Belli oranların üzerinde katıldığında doğrudan kansere neden olabileceği için çok az miktarlarda katılmaktadır. Ancak az miktarlarda katılsalarda nitrit ve nitrat, sindirim kanalında yani mide ve bağırsak boşluğunda et proteinleri ile reaksiyona girmek suretiyle nitrosamin'leri oluşturur. Nitrosamin'lerin bir kısmı dışkı ve idrarla dışarı atılırken bir kısmı da emilerek kana karışır ve kan yoluyla da hücrelere ulaşır. Nitrosamin'lerin fazla miktarlarda alınması yani fazla miktarda nitrit ve nitrat içeren işlenmiş et ürünlerinin alınması ile hücrelerdeki ve kandaki nitrosamin miktarı da artacaktır. Bu fazla miktardaki nitrosamin bileşikleri hücrenin içine girerek hücre DNA'sını bozmak sureti ile bu hücrelerin normalden fazla çoğalmasına yani kansere neden olur. Kanserin tek nedeni budur şeklinde bir sonuca varılamaz ancak fazla işlenmiş hayvansal ürün tüketen bireylerde kanser oluşumunun en yaygın nedenlerinden biri de budur. İşte C vitamini, öncelikle işlenmiş et ürünleri ile alınan nitrit ve nitrat'ın sindirim esnasında et proteinleri ile birleşerek nitrosamin denilen bu kanserojen maddelere dönüşümünü engeller. Böylelikle nitrosamin kökenli kanser oluşum riskini bertaraf etmiş olur. Yani şayet işlenmiş et ürünlerini çok seviyor ve tüketiyorsanız, bu konuda kontrolü ele alamıyor ve hayvansal tüketime ağırlık veriyorsanız o zaman hiç olmasa bol miktarda C vitamini tüketmeyi ihmal etmeyin.

C vitamininin en önemli avantajlarından birisi suda dolayısı ile kanda çözünebilir bir vitamin olmasından dolayı hücre içi ve dışına çok kolay yönelebilmesidir. Hücre içi ve dışında aynı anda bulunabilir. Oksidasyon sonunda oluşan toksik serbest radikaller yağ asitlerinden elektron alarak onları da toksik radikal haline dönüştürür. Böylelikle bu olay zincirleme pek çok yağ asidi toksik serbest radikal haline dönüşünceye kadar sürekli bir kördöngü şeklinde devam eder. C vitamini vücuda alındığında, kendisi yağ asitleri yerine geçer ve elektron vererek yıkıma uğrar. Ancak kendisi elektron vermesi ve yıkımlanması sonucunda toksik radikal haline geçmez. İdrar veya dışkı ile atılabilen ve zararlı olmayan maddeler haline dönüşür. Yani C vitamini, yağları koruyarak onların toksik iltihap yapıcı maddelere dönüşümünü engellemek suretiyle oksidasyon esnasında oluşan iltihap yapıcı toksik radikal miktarını azaltır. Bu etki akciğer veremi başta olmak üzere pek çok hastalıkta bağışıklığı güçlendirerek hastalığa olan direnci artırır.

Belirttiğim bu antioksidant etkiyi göstermesi yani oksidasyonu kontrol altına alarak iltihap yapıcı madde oluşumunu azaltıcı etkisi için alınması gerekli C vitamini miktarı kişiye göre değişmektedir. Ancak unutmamanızda yarar var. Otoriteler fazla idrara çıkan bireylerin daha yüksek C vitamini miktarlarına tolerans gösterdiğinde hemfikir.

C vitamininin en önemli etkilerinden biriside kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyuculuğudur. Kalp ve damar hastalıkları ile ilgili bölümden hatırlayacağınız üzere, iki tip kolesterol vardır. Birisi iyi kolesterol yani yüksek yoğunluklu lipoproteindir. İyi olması, damar çeperine yapışmış olan kolesterol'ü damar çeperinden kopararak kana ve kan yolu ile idarara geçirmesidir. Böylelikle vücuttan fazla kolesterol'ün atılmasına yardımcı olur. Buna karşılık, kötü kolesterol yani düşük yoğunluklu kolesterol ise tersine kanda serbest halde dolaşan kolesterol'ü alıp damar çeperine yapıştırarak damar sertliğine ve damar sertliği ile de kalp ve damar hastalıklarına yol açar. Dolayısı ile düşük yoğunluklu lipoprotein yada kötü kolesterol kalp ve damar hastalıklarından en fazla sorumlu tutulan maddedir. Ancak aslında ondan da daha tehlikeli ve daha fazla damar sertliğine neden olabilecek bir potansiyele sahip madde vardır ki bu madde düşük yoğunluklu lipoproteinin oksitlenmiş yani oksidasyona uğramış halidir. İşte C vitamini bu noktada devreye girmekte, kötü kolesterol yani düşük yoğunluklu lipoproteinin, damar sertliği yönünden daha da tehlikeli olan oksitlenmiş kötü kolesterol'e dönüşümünü engellemektedir. Bu özelliği C vitaminini gerçekten de kalp ve damar hastalıklarına karşı etkili bir koruyucu yapmaktadır.

Diğer tarafta damar sertliğine özellikle damar çeperini daraltarak damar tıkanıklığına neden olan prostaglandin thromboxane adlı hormon damarda seyreden kan hücrelerinin birbirine yapışmasını, damar tıkanması yada daralması işlemini gerçekleştirmektedir. Buna karşılık, başka bir prostaglandin daha vardır ki bu maddenin adı prostacylin olup, tersine kan hücrelerini birbirinden ayırarak bu tıkanma riskini azaltmakta ve bizi bu riske karşı korumaktadır. İşte bu noktada gene C vitamini devreye girmekte ve prostacyclin üretimini artırarak hücrelerin birbirine yapışmasını ve bu suretle damar tıkanıklığını engellemektedir

C vitamininin bir diğer olumlu etisi ise göz sağlığı ile ilgili olanıdır. Göz sağlığı denildiğinde ilk akla gelen vitamin, A vitaminidir. Buna karşılık, bu vitamin kadar önemli bir diğer göz dostu vitaminde C vitaminidir. C vitamini, lens ve retina tabakasındaki proteinlerin oksidasyonla tahrip olarak toksik serbest radikallere dönüşümünü engeller. Retina ve lens proteinlerinin oksidasyonla tahrip edilerek iltihap yapıcı maddeler haline dönüşmesi neticesinde tahrip olan göz mukozası müköz salgı üretemez. Bunun yerine keratin adlı verilen katı ve koyu renkli bir madde üretmeye başlar. Bu maddenin lens yüzeyinde birikmesi neticesinde keratit meydana gelir ve görme duyusu azalır. Yani C vitamininin keratit'e karşı da oldukça önemli ve etkili bir koruması vardır.

C vitamini aynı zamanda glutathion adlı antioksidant maddenin üretimine ve yapısına katkıda bulunarak ta oksidasyonun engellenmesine ayrıca katkıda bulunur. Glutathione kitabın diğer kısımlarında da yeri geldikçe belirttiğim üzere, sadece toksik oksidasyon maddelerini bağlayarak hücreyi oksidasyona karşı korumakla kalmamakta, aynı zamanda hücrenin çevresinde birikerek hücreye dayanıklılık ta kazandırmaktadır.

İçinde bulunduğumuz çağ, teknolojinin yeniliklerini ve kolaylıklarını sunsada, maalesef daha fazla oranda sorunlarını ve kriterlerini de üzerimize yığmakta. Artık etrafımız bol miktarda ozon, karbon monoksit, hidrokarbon, pestisit ve ağır metallerle ayrıca mikropların ürettiği toksik maddelerle çevrelenmiş durumda. Tüm bu toksik maddeler vücudumuza girerek oksidasyonu ve ona bağlı olarak da toksik oksidant serbest radikal miktarını artırmaktadır. Yani çevremizdeki tüm bu zararlı maddeler, ayrıca stres de buna eklendiğinde, oksidasyon seviyesini artırarak buna bağlı oluşan toksik madde üretimini artırıyor. Çok fazla sayıda araştırma, kömür, kurum ve eter gibi kimyasalların neden olduğu oksidasyonu azaltmada C vitamininin gerçekten çok etkili olduğunu göstermiştir.

C vitamini aynı oksidasyonu önleyici yani antioksidant etkisi ile akciğerleri ve sinir sistemini oksidasyonun bu zararlı maddelerinden korur.

Kan damarlarımız, kıkırdak dokumuz, tendon ve ligament gibi kemikleri birbirine ve kemikleri kaslara bağlayan dokularımız, diş, kemik ve deri gibi sert dokularımız kollogen adlı bağ dokudan yapılır. Kollogen adlı bu bağ dokununda C vitamininden üretildiği dikkate alındığında C vitamininin sağlığımız açısından ne derece hayati öneme sahip olduğu anlaşılacaktır.

C vitamininin bir diğer avantajı da gene kendisi gibi antioksidant olan E vitamininin ve yukarıda değindiğim glutathion adlı maddenin oksidasyonu engelleyici etkilerini artırmalarıdır. Yani kendisi oksidasyonu engellerken, bir yandan da oksidasyonu engelleyen diğer maddelerin bu etkilerini artırmaktadır.

Vücutta alerjinin en önemli sorumlularından biri olan histamin'in yıkımlanarak zararsız hale dönüştürülmesi ve demir mineralinin bağırsaklardan emilebilmesi için C vitamini şarttır. Yani alerji ve kansızlığa karşı da C vitamini almak zorundayız.

Akciğer veremi ile ilgili hangi kaynağı araştırırsanız araştırın bu hastalık süresince en fazla kullanılması gereken vitaminlerin başında C vitamini gelir. Neden mi? yukarıdaki bilgilerin de ışığında zaten bağışıklık sistemi çökmüş olan verem hastalığında C vitamini,

· Leukosit'leri oksidasyonun toksik radikallerine karşı koruyarak bağışıklık sistemini güçlendirmektedir.

· Vücuttaki oksidasyonu kontrol altına alarak toksik radikallerin hücre içine girerek genetik değişime uğramasını engellemekte, böylelikle verem esnasında belirebilecek kanser riskini bertaraf etmektedir.

· Karnitin üretimine imkan vererek yağların enerjiye dönüşümünü sağlamak suretiyle yağlanmayı engeller. Buna bağlı olarak kalp ve damar hastalıklarına karşı verem hastalığı süresince hastayı korur.

· Sinir sistemini oksidasyonun zararlı maddelerine karşı koruyarak verem hastalığı süresince, çöken bağışıklık sistemin yanında bir de sinir sisteminin bozulmasını engeller.

· Deri, tendon, ligament, diş, kemik dokuları koruyarak hastanın dıştan gelebilecek diğer mikrobik hastalıklara yakalanmasını engellemiş olur. Böylelikle hastalığın daha kolay atlatılmasına yardımcı olur.

Bağırsaklardan demirin emilmesine yardımcı olarak hastalık süresince hücrelerin daha fazla kanla beslenmesini sağlar. Böylelikle iyileşme sürecini hızlandırır.

· Yukarıdaki maddelere baktığınızda veremi doğrudan yok eden, daha doğrusu verem mikrobunu doğrudan tahrip eden bir etkiden bahsetmiyorum. C vitamini tüm bu belirtilen olumlu ve koruyucu etkileri ile verem hastalığının arka planındaki oluşabilecek zararlı olayları bertaraf ederek hastalığın komplikasyonsuz geçmesini sağlar. Böylelikle hastanın verem hastalığına direnci artırılmış olur. Ayrıca hastalıkta kullanılan ilaçların etkinliği de bu yolla artırılmış olur.

Akciğer veremine karşı yada bu hastalık esnasında kişinin bağışıklık sistemini güçlendirmesi için C vitamini yanında gene onun gibi etkili ve önemli antioksidant olan E vitamininin alınması gerekmektedir.

E vitamini: (Tokoferoller): E vitamini C vitamininin tersine, yağda eriyen bir vitamin olup, sekiz farklı şekilde bulunmaktadır. Bu sekiz farklı şeklinin her biri ayrı biyolojik etkide bulunur. Bunlar arasında alfa tokoferol insan vücudu yönünden en etkili, en fazla aktif olan E vitamini konumundadır. E vitamini, C vitamini gibi oksidasyonu kontrol altına alarak oksidasyon sonucunda oluşan iltihap yapıcı maddelerin üretimini engellemek ve oluşan toksik radikalleri vücuttan uzaklaştırmak yoluyla vücudu oksidasyona karşı korur. C vitamini ile ilgili kısımda da belirttiğim üzere, oksidasyon sonrasında oluşan bu toksik radikaller kanser'den stres ve depresyon'a kadar pek çok zararlı faaliyette bulunarak ve önemli hastalıklara yol açarak yaşam kalitesini tehdit eder.

Bitkisel yağlar, fındık, fıstık gibi kabuklular ve yeşil yapraklı sebzeler E vitamininin başlıca kaynaklarıdır. 19 yaş üstündeki bireylerde 15 mg veya 22 IU/gün, bu vitaminin etkilerinden faydalanmak için yeterlidir. Ancak E vitaminini piyasadan tablet olarak almak niyetindeyseniz, bunun özellikle alfa tokoferol şeklinde olmasına dikkat edin. Ayrıca laboratuvarda yapılan sentetik alfa tokoferol'ün hiç bir zaman doğada gıdalardaki alfa tokoferol gibi etkin ve aktif olmadığını da dikkate alın.

Sinir sistemini, kas ve kemik hücrelerini, kalp ve damar sistemini oluşturan hücreleri oksidasyon ve zararlı ürünlerine karşı korumasıyla C vitamininin pek çok yararlı etkisi bu vitaminde de söz konusudur. Ancak veremli bir hastanın E vitamini kullanması, bağışıklık sistemine vereceği destek açısından çok önemli iken, sağlıklı bir insanın E vitaminini tablet halinde almasına kişisel olarak soğuk bakmaktayım. Zira A vitamini de E vitamini de yağda eriyen vitaminler olarak karaciğer ve böbrek yağlanması yapabilmektedir. Bu bakımdan dikkatli olmanızda ve sağlıklı iseniz E vitamini tabletleri kullanmamanızda yarar olacaktır görüşündeyim.

Verem hastalığına karşı iyileşmeyi hızlandırmak veya bu hastalığa karşı korunmak amacıyla diğer yapabilecekleriniz ise aşağıda sıralanmıştır;

· Antioksidant olarak E ve C vitaminleri veya antioksidant kompleks kullanırken bir yandan da günde iki-üç tablet Omega 3 alın(şayet başka bir kan sulandırıcı kullanılmıyorsa)

· Günde en az 1.5 L su tüketin.

· Kalp ve dolaşım sistemine her zamankinden daha fazla destek vermek için enginar, kereviz ve baklagil'in içinde bulunduğu yemekleri bol miktarda tüketin.

· Omega 3 tablet yerine Koenzim Q10 tablet te kullanabilirsiniz. Üstelik bu uygulama kalp ve dolaşım sisteminizi de güçlendirecektir. Ancak bu preparat ta kan sulandırıcı olduğundan, omega 3 ile arasında tercih yapmak durumundasınız.

· C vitamini yönünden zengin yeşil yapraklıları ve narenciye meyveleri yemeklerinizde ağırlıklı olarak tüketin.

· Hastalık boyunca et, süt, et ve süt ürünleri, fast food, kızartma, işlenmiş ürünler, hazır turşu, hazır çorba, tütsülenmiş ve kürlenmiş ürünlerden uzak durun. Bunları tüketmeyin yada çok az tüketin.

· Nane ve kekik, ayrıca beyaz lahana ile brokoli'yi bol miktarda tüketin. Zira bu dört madde iltihap atıcı etkide bulunacaktır.

· Çalışma temponuzu azaltın, buna karşılık dinlenme süresini artırın.

Her hastalık için belirttiğim lifli beslenmeyi istisna olarak burada önermiyorum. Tersine bu hastalıkta lif yönünden fakir beslenin. Zira vücut çok fazla güçten düşmüş ve bağışıklık sistemi zayıflamış durumdadır. Lifleri, özellikle de öğünler arasında değil de öğünler esnasında alarak pek çok değerli mineral, vitamin ve minerali de bağlamış ve vücut dışına atmış olacaksınız. Bu tür bir riske bağışıklık sistemini güçlendirme gayreti içindeyken hiç gerek yok.

No comments: